Na’l-i Nebi ile Teberrük

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kademi şerifinin resmini (Na’li’n-Nebî’nin) misâlini üzerinde taşımanın, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görmeye büyük faydası vardır (Saadetü’d-Dareyn, s. 535)

Bunu Mukrî Hazretleri[1], Fethü’l-Mün’âl fi Medhi’n-Niâl kitabında buyurmuştur…

Efendimiz (S.A.V.) Hazretlerinin Kadem-i Şerifinin Bereketi

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kade-i şerifinin resmi veya na’lini şeriflerinin sûreleri rızk ve berekete vesiledirler.

Nakş-ı Kadem-i Peygamberî,

Kadem-i şerifin izleri.

Ve Kadem-i şerif sûretlerinin bir yerde bulunmasında maddî ve manevî büyük faydaları vardır.

Yusuf bin İsmail en-Nebhânî Hazretleri buyurdu:

-“Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kademi şerifinin resmini (Na’li’n-Nebî (s.a.v.)’in) misâlini üzerinde taşımanın, maddî ve manevî büyük faydaları vardır.

  1. 1.      Emândır, maddî ve manevî güvencedir.
  2. 2.      Eşkıyâdan ve kötü kişilerden emniyettir.
  3. 3.      Düşmanların galebesine karşı iyidir.
  4. 4.      Her bir azgın ve taşkın şeytana karşı korumadır.
  5. 5.      Hasûd (kıskanç olan) her bir göze karşı iyidir.
  6. 6.      Hamile kadın onu sağ tarafı üzerinde taşırsa, kolayca doğum yapar,
  7. 7.      Nazara karşı iyidir.
  8. 8.      Sihire karşı faydası görülür.
  9. 9.      Halk tarafından tam kabûl görür.
  10. 10.  Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür.
  11. 11.  Evlerin (hane, dükkân, mağaza ve benzeri iş­yerlerinin) girişlerinde asılırsa; orası bereket­lenir.
  12. 12.  Ordunun yanında olursa asla hezimete uğramaz.
  13. 13.  Yolcunun üzerinde olursa; asla korkmaz ve saldırıya uğramaz.
  14. 14.  Gemide bulunursa; asla gark olmaz (suya batmaz).
  15. 15.  Bir evde veya yerde olursa; orada yangın çıkmaz.
  16. 16.  Bir eşyanın üzerinde olursa; orada hırsızlık olmaz.
  17. 17.  Onu taşıyan kişi herhangi bir tevessülde bulunursa; mutlaka dileği kabul olunur.
  18. 18.  Sıkıntıda olursa, kurtulur.
  19. 19.  Hasta taşırsa (ölümü gelmemiş ise) inşâallah şifâ bulur…” (Saadetü’d-Dareyn, s. 535-536)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek kadem-i şerifinin bazı sûret ve izlerinin resimleri.

Misâl-i Na’l-i Sâadet

Na’l-i Saadet hakkında kitap yazan İbn Asâkir hazretleri[2], Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin mübârek “Na’l-i saâdetleri“ni şöyle tasvir ettiler:

Na’l-i saâdet ve misalleri hakkında geniş malumat için, Ömer Faruk Hilmi’nin NA’L-İ SAADET VE NAKŞ-I KADEM-İ ŞERİF isimli kitaba bakınız.

Na’l-i Saâdet

Nakş-ı kadem-i şerif. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek ayaklarının izleri sûreti ve resmi demektir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, değişik ayakkabılar giydiler.

1. Na’leyn… Na’l, sandelet tipi ayakkabı demektir.

Bu ayakkabıların tekine “Na’l”; çiftine de (iki manâsında) “Na’leyn” denilir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek ayaklarıyla şereflenen bu ayakkabılara:

Na’l-i saâdet”

Na’l-i pâk,

Na’l-i şerif,

Na’l-i mübarek,

Na’l- i resûl,

Başmak-ı şerif, denilir…

Topkapı sarayında üç adet Na’l-i saâdet bulunmaktadır. (Bkz.: Na’l-i Saadet ve Nakş-ı Kadem-i Şerif, Ömer Faruk Hilmi)

Huff, kapalı ayakkabı demektir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kapalı olarak iki ayakkabı giydiği rivâyet edilir.

Necâşînin gönderdiği ayakkabı,

Dihyetü’l-Kelbî Hazretleri’nin hediye ettiği ayakkabı. (Bkz.: Na’l-i Saadet ve Nakş-ı Kadem-i Şerif, Ömer Faruk Hilmi)

Nakş-ı Kadem-i Şerif

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin bir mucizesi de yumuşak maddelere meselâ kuma bastığı zaman mübârek ayaklarının izlerinin belli olmaması; fakat, taşa, sert maddelere bastığında izlerin çıkması idi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin, mübarek ayağının bastığı ve iz bıraktığı bazı taş ve mermerler bir yadigar olarak asırlarca saklanmış elden ele emanet edilerek bereketlenilmiştir.

Bilhassa Müslüman devlet adamları, padişahlar bu kıymetli yadigarları önemli yerlerde özel muhafaza altına alarak, saklayıp, ziyaret etmişler ve ettirmişlerdir.

Nakş-ı kadem-i şeriflerden bilinen ve muhafaza edilenlerin en meşhurları şunlardır:

Hindistan’da Firuz Şah Tuğluk’un oğlu Feth Hanın türbesinde bulunan nakş-ı kadem-i şerif,.

Kahire’de Kayıtbay Türbesinde bulunan mübarek iki ayak izi yani nakş-ı kadem-i şerif,

Kahire’de Asar-un-Nebi Camiindeki mübarek iki ayak izi yani nakş-ı kadem-i şerif,

İstanbul’da, Halid bin Zeyd Ebu Eyyub-el-Ensari (Eyyub Sultan) Türbesinde ki mübarek sağ ayak izleri.

Birinci Abdülhamid’in türbesinde bulunan nakş-ı kadem-i şerif,

Laleli de Üçüncü Mustafanın türbesinde bulunan nakş-ı kadem-i şerif,

İstanbul Topkapı sarayında Mukaddes emânetler bölümünde bulunan nakş-ı kadem-i şerif…

Ve daha değişik yerlede mutlaka nakş-ı kadem-i şerifler vardır.

Topkapı Sarayı Hırka-ı Seadet dairesinde dördü taş, ikisi tuğla nevinden olmak üzere altı Nakş-ı kadem-i şerif mevcuttur.

Bunlardan biri Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, Miraca çıkarken bastığı kayanın üzerine çıkan mübarek ayak izidir ki, Hırka-i Saadet odasında bir dolap içinde muhafaza edilmektedir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin, Miraca çıkarken bastıkları bu mübarek kayanın üzerine Kubbet-üs-Sahra adıyla bilinen bina inşa edilmiştir.

Nakş-ı kadem-i şerifler, bulundukları yerlere intikal ettirilmeden önce asırlarca değişik yerlerde muhafaza edilmiştir.

En son bugünkü yerlerine konmuştur.

Nakş-ı kadem-i şerifler ise teberrüken ziyaret edilir.

NAKŞ-I KADEM-İ ŞERİFİN HİKÂYESİ

Osmanlı Padişahlarından, Sultan I. Ahmed Han Hazretleri[3], Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni çok seven ve o yüce Resûl (s.a.v.)’e âşık bir halifeydi.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni hatırlatan bütün eserleri ve mukaddes emanetleri çok seviyordu.

Memluk Sultanlarından Kayıtbay’[4]ın türbesinin içinde bulunan Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin kadem-i şeriflerinin sûretini yani mübârek ayak izini, almak için; Mısır’a bir heyet gönderir,

İstanbul’a getirtir.

Büyük bir merasimle Eyüb Sultan türbesine yerleştirir.

Aradan birkaç yıl geçer, kendi adını taşıyan o muhteşem mabet Sultan Ahmet Camiinin inşaatını tamamlar.

Ve yine bir merasimle Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin kadem-i şerifi yani mübarek “ayak izi”ni Eyüb Sultan’dan Sultan Ahmed Camiine getirtir ve mûtena bir yere koydurur.

Aradan fazla bir zaman geçmeden bir rüya görür.

Bütün padişahların toplandığı yüce bir divan kurulmuştur.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kadılık makamındadır.

Sultan Kayıtbay, Sultan Ahmed’i gösterir, der ki:

-“Ey Allah’ın Resulü! Ümmetinden bu zât, benim türbemi ziyarete vesile olan ‘kadem-i şerifiniz’i aldırdı, kendi camiine koydurdu. Bu amelinden da’vâcıyım.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) da’vâcıyı dinledikten sonra, kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikametinde karar verir.

Suçlu mevkiinde oturan Sultan Ahmed Han, kan ter içerisinde uyanır.

Ve derhal Şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî[5]  Hazretleri’ne giderek rü’yâsını anlatır.

Hüdâyî hazretleri, rü’yâyı;

-“Emânetin derhâl yerine gönderilmesi.” şeklinde yorumlar.

Ve Kadem-i şerîf taşı Kayıtbay Türbesine iâde edilir.

Ancak, kadem-i şeriften ayrı kalmaya yüreği dayana­maz ve tıpkı kadem-i şerîf şeklinde bir sorguç yaptırır, sarığına takar. Ayrıca bir tahta üzerine de kadem-i şerîf resmini çizdirip saltanat tahtının önüne astırır.

Resmin kenarına da kendi elleriyle şu dörtlüğü yazar:

No’la tâcım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i nakşını ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o Gül’ün

Manâsı:

Ne olaydı, tacım gibi devamlı başımda taşısaydım,

O Peygamberler şahının mübarek ayak izini.

Çünkü o ayağın sahibi Peygamberlik bahçesinin gülüdür.

Ey Ahmed, durma, o Gül’ün ayağına yüzünü sür[6].

Yusuf bin İsmail en-Nebhânî Hazretleri, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kadem-i şerifi hakkında buyurdular:

إِنِّي خَدَمْتُ مِثَالَ نَعْلِ الْمُصْطَفَي لِأَعِيشَ فِي الدَّارَيْنِ تَحْتَ ظِلَالِهَا

سَعِدَ بْنُ مَسْعُودُ بِخِدْمَةِ نَعْلِهِ وَأَنَا السَّعِيدُ بِخِدْمَتِي لِمِثَالِهَا

-“Gerçekten ben, Hazret-i Mustafa (s.a.v.)’ın Na’l’in (pabucuna) hizmet ettim.

Elbette her iki darda (dünya ve âhırette) onun gölgesinin altında yaşarım.

İbni Mes’ûd (r.a.) Hazretleri, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin Na’l’in (terliğine) hizmet etmekle mes’­ûd oldu.

Ve ben ise Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek Na’linin misâline (nakş-ı kadem-i şerife) hizmet etmekle mutluyum… (Seadetü’d-Dareyn: s. 537)

Bir başka şair Na’l-i saadet için buyurdular ki:

عَلَى رَأْسِ هَذَا الْكَوْنِ نَعْلُ مُحَمَّدٍ *** سَمَّتْ فَجِمِيعُ الْخَلْقِ تَحْتَ ظِلَالِهِ

لَدَى الطُّورِ مُوسَى نُودِيَ اخْلَعْ *** وَأَحْمَدُ إِلَى الْعَرْشِ لَمْ يُؤْمَرْ بِخُلُعِ نِعَالِهِ

-“Bu kainatın başının üzerindedir;  Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin na’l-i şerifi…

Bütün mahlukat onun gölgesinin altında gölgelenmektedir.

Tur dağında Musa Aleyhisselâm, “Ey Musa na’li­nini çıkar” nidâsı geldi.

Ahmed (s.a.v.) Hazretleri Arş’ta iken Na’linlerini çıkarmakla emir olunmadı… (Saâdetü’d-Dareyn: s. 537)

Şâire Sa’dûne hanım[7] buyurdu ki:

سألتم التمثال إذ لم أجد … للثم نعل المصطفى من سبيل

لعلني احظى بتقبيله … في جنة الفردوس أسنى مقيل

في ظل طوبى ساكنا آمنا … أسقي بأكواس من السلسبيل

وأمسح القلب به عله … يسكن ما جاش به من غليل

   فطالما استشفى بأطلال من … يهواه أهل الحب في كل جيل

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin kadem-i şerifinin nakşını misâlini benden sordunuz.

Henüz onu öpmeye yol bulamadım.

İnşâallah onu öpme hazzını alırım.

Firdevs cennetinin en yüksek makamlarına onu öpme sebebiyle ulaşırım;

Tûbâ ağacının gölgesinin altında emin bir şekilde otururum.

Selsebîl kâselerinden içerim.

Onun sebebiyle kalbimin (maddi ve manevî) hastalıklarından şifa bulurum;

Sukûnet bulur; onunla galeyanlar;

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin na’lini saadetinin can muskası sebebiyle şifâ bulurum;

Seven kişinin sevgilisinin yurdunun harabeleri arasında bulunmakta şifâ bulduğu gibi. (Nefhatu’t-Tıyb min Gusni Endülüs er-Ratîb: c. 4, s. 166)


[1]Ebû Abdullah el-Mukrî Hazretleri’nin künyesi Ebû Abdullah, ismi Muhammed bin Ahmed el-Mukrî’dir. Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah’ın talebesidir. Evliyânın meşhurlarından Cüneyd-i Bağdâdî’yi görmüştür. Evliyânın en çok fetvâ vereniydi, verâ ve takvâ sâhibi bir âlim idi.  Ebû Abdullah el-Mukrî hazretleri, 976 (H.366) senesinde Nişâbûr’da vefât etti.

[2] İbn-i Asâkir hazretleri, 499 (m. 1105) senesinde Şam’da doğdu. Fıkıh, hadîs, kıraat, hılâf ve nahiv gibi birçok ilimlerde söz sahibi idi. Fakat hadîs ilmindeki üstünlüğü, diğer ilimlere göre daha fazla idi. Çok faydalı eserler yazdı. Dâima ilim ve ibâdetle meşgul oldu. Her ân kendini hesaba çekerdi. Dünyâya rağbet etmezdi. Dînî makamlardan imamlık, hatiblik v.s. kendisine teklif edildiğinde hiçbirini kabul etmedi. Âdil hükümdar Nureddîn Mahmûd bin Zengî, İbn-i Asâkir’e hadîs-i şerif ilmi öğretmesi için bir medrese inşâ etti. Vefâtına kadar orada ders verdi.

[3] Osmanlı padişahlarının on dördüncüsü, İslâm halifelerinin yetmiş dokuzuncusu, Sultan üçüncü Mehmed Hanın oğlu olup, 1590’da Manisa’da Handan Sultândan doğdu. Şehzâdeliğinde zamânın ileri gelen âlimlerinden Aydınlı Mustafa Efendi eğitim ve öğretimi ile vazifelendirildi. Ayrıca Hocazâde Ahmed ve Es’ad Efendiden ders alan şehzâde Ahmed, babasının vefâtı üzerine 1603’te henüz 14 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Ahmed Han, akıllı, zeki, münevver, hamiyyetli, azimkâr bir padişahtı.

[4] Sultan Kayıtbay, Mısır Memluk Sultanlarındandır. Aslen Çerkezdir. 1468-1496 yılları arasında Memluk sultanlığı yaptı. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni çok seven bir zat idi. Daha hayatında iken kabrini hazırladı. Mısırlı bir tüccâr’ın Hayber’den getirmiş olduğu Kadem-i şerifi de kabrinin kubbesine koydu.

[5]  Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri 1541 (H. 948)  yılında Şereflikoçhisar’da doğdu. İyi bir tahsil gördü. büyük âlim ve evliyâ bir zattı. Bursa kadılığını yaptı. Üftade Hazretleri’ne mürid olup feyz, nur ve marifeti İlâhiye’ye erip mürşid-i kâmil oldu. Müslümanların işrad ve terbiyesi ile uğraştı. Bütün halk tarafından sevilen ve sayılan bir evliyâ idi.

[6] Bu konuda geniş malumat için bakınız: – Ömer Faruk Hilmi, “NA’L-İ SAADET VE NAKŞ-I KADEM-İ ŞERİF

[7] Sa’dûne hanım, Endülüs İslâm devletinde Kurtuba şehrinde yaşan şaire bir hanım efendidir. Hayatı için bakınız: Meşâhirun Nisa, c. 1, s. 369, Mehmed Zihni Efendi,